-
FATİH MEHMET GÜLMEZ
Tarih: 07-04-2026 19:58:00
Güncelleme: 07-04-2026 19:58:00
ESKİDEN YENİÇAĞA BÜTÜNÜYLE BİR OKULDU
Eğitimin ekonomik boyutu kadar kritik bir diğer işlevi daha vardır: Toplumsal kurallara uyum sağlayan, çevresine ve içinde yaşadığı topluma değer katan "iyi insan" ve "iyi vatandaş" modelini oluşturmak.
Bireylerin toplumsal yapı içerisindeki düzeni bozmadan, çevresini rahatsız etmeden, ortak değer ve kurallara uygun hareket etmesi sürecine sosyal kontrol diyoruz. Bu kontrol mekanizması iki ana koldan ilerler: Bir yanda anayasa, yasalar ve yönetmeliklerden oluşan yazılı hukuk kuralları; diğer yanda ise gelenekler, görenekler ve ahlaki değerler gibi yazılı olmayan toplumsal kurallar. Her iki mekanizma da aslında toplumun huzur ve güven ortamını korumak için birer denge unsuru görevi görür.
Toplumsal kontrolün en etkin işlediği alanlar; bireylerin birbirini tanıdığı, sosyal bağların güçlü olduğu Yeniçağa gibi küçük yerleşim birimleridir. Bu tür ortamlarda "bilinme ve tanınma" duygusu, bireyi olumsuz davranışlardan uzak tutan doğal bir kalkandır. Bir hata yapıldığında bu durumun aileye, eşe veya dosta sirayet edeceği düşüncesi, yani otokontrol, toplumsal düzenin korunmasına büyük katkı sunar.
Bizden önceki nesillerde olduğu gibi bizim kuşakta da küçük çaplı yaramazlık girişimlerimizde hemen bir çevre kontrolü yapılırdı. Misal; çarşı içinde Han Kahvesi civarındaysak dedelerim de oralarda olabilirdi. Babam belediyede çalıştığından; çarşılarda ya da Kuş Cenneti’nde yapacağımız bir yaramazlık, herhangi bir belediye personelinin gözüne çarptığı an babamıza ulaşabilirdi. Bu arada ben babamdan bir fiske tokat bile yemedim, annem de dövmezdi; ama annem "terliklerini" kullanmakta oldukça mahirdi. Mahalle aralarında her an annemin bir arkadaşına rastlanabilir ve halimiz anında eve ulaşabilirdi. Bu yüzden "İyisi mi biz bu yaramazlık girişiminden vazgeçelim" derdik.
Aslında bizi yanlış yapmaktan alıkoyan ana düşünce dayak yeme korkusu değil; anne, baba ve dedemizi mahcup etme ve onlara mahcup olma korkusu idi. Çarşı esnafının veya komşu teyzelerin bizi kendi evladı gibi görüp iyiliğimizi düşünerek ikazda bulunması, o dönemde eğitimin mahalledeki doğal bir parçasıydı. Meşhur bir Afrika atasözünün dediği gibi: "Bir çocuğu yetiştirmek için koca bir köy lazımdır."
Ne var ki; günümüzdeki hızlı şehirleşme ve beraberinde getirdiği yoğun bireyselleşme, bu kadim kontrol mekanizmalarını zayıflatıyor. Büyük şehirlerin "yetmiş iki buçuk milleti" barındıran karmaşık yapısı içinde birey, "tanınmamanın" verdiği rahatlıkla toplumsal kuralları daha kolay çiğneyebiliyor. Yeniçağa gibi küçük yerlerde bile mahalle baskısının yerini alan bu "vurdumduymazlık", yazılı olmayan kuralların etkisini yitirmesine neden oluyor.
Daha da acısı, eskiden bir çocuğun iyiliği için yapılan o yapıcı ikazlar artık yapılamaz hale geldi. Eskiden komşu teyzenin veya esnafın ikazını "baş üstüne" diyerek kabul eden anlayış, yerini hırçın bir savunma mekanizmasına bıraktı. Bugün, okulda öğrencisini toplumsal kurallara uyması için ikaz eden öğretmenin, velisi tarafından okul basılarak darp edildiği bir şiddet sarmalına tanıklık ediyoruz. Hâlbuki o çocuk, kural tanımaz yetiştiğinde zamanı geldiğinde en çok o ailenin başına bela olacak. Toplumun ortak denetim mekanizması kırıldıkça, toplumsal düzenin korunmasında hukuk kuralları tek başına yükü omuzlamaya çalışıyor; ancak vicdanın olmadığı yerde yasalar her zaman eksik kalıyor.
Sonuç
Günümüz dünyası bizi ne kadar bireyselleşmeye itse de, toplumsal huzurumuzun anahtarı hâlâ birbirimize karşı duyduğumuz o "mahcup olma" duygusunda ve sorumluluk bilincinde gizli. Yasaların soğuk gücü kadar; çarşı esnafının babacan ikazına, komşu teyzenin şefkatli uyarısına ve öğretmenin saygınlığına yeniden ihtiyacımız var. Toplumsal vicdanı ve komşuluk hukukunu kaybetmek, sadece bir geleneği değil, geleceğimizi de kaybetmek anlamı taşıyacaktır.
Dr. Fatih Mehmet GÜLMEZ